İstanbul’da hafta sonu planı yapmak biraz riskli bir iş, kabul. İnsanın aklına genelde aynı yerler geliyor: Kalabalık meydanlar, dolu kafeler, uzun kuyruklar… Bir noktadan sonra şehir sanki hep aynı şeyi sunuyormuş gibi hissettirebiliyor. Oysa biraz yön değiştirince, İstanbul’un bambaşka bir yüzü çıkıyor karşınıza. Daha sakin sokaklar, daha az bilinen ama daha çok keyif veren duraklar… Belki de şehrin gizli diyebileceğimiz tarafı.
Şehrin çok bilinen yerlerinin yanında, bu gizli tarafı da keşfedebilmeniz için bu listeyi hazırladık. Çok klişe rotalara sapmadan ama İstanbul’un ruhunu da kaçırmadan… Şimdi hemen bir İstanbul uçak bileti alın, rahat bir ayakkabı giyin, telefonunuzun şarjını doldurun (çünkü çok fotoğraf çekeceksiniz) ve başlayalım.
Balat çoğu kişi için fotoğraflık renkli evler demek ama aslında bundan çok daha fazlası. Burası İstanbul’un en eski yerleşimlerinden biri ve her köşesinde geçmişten bir iz taşıyor. Sokaklarda yürürken bir anda eski bir kiliseye, birkaç adım sonra küçük bir sanat atölyesine ya da mahalle esnafının aktif olduğu dükkanlara rastlayabilirsiniz. Balat’ı gezmenin en güzel yolu da plansız dolaşmak. Haritaya çok bağlı kalmadan sokak aralarına girin. Renkli merdivenler, cumbalı evler, duvarlardaki grafitiler derken zaten yol sizi bir yerlere götürüyor.
Ara ara mola verip küçük kafelerde oturmak da işin renkli ve keşfe açık tarafı. Buraya sabah saatlerinde gelmek önemli. Öğlene doğru kalabalık artıyor ve o samimi hava biraz kayboluyor. Sabah erken saatlerde mahalleyi gerçekten hissetmek çok daha kolay.
Eminönü’nden kalkan otobüslerle ya da tramvayla da Balat durağına gelip kısa bir yürüyüşle ulaşabilirsiniz. Özel araçla geliyorsanız park konusu biraz sıkıntılı, bunu baştan bilmek iyi olur.
Kuzguncuk Sahili, İstanbul’un temposuna inat yavaş olan yerlerden biri. Mahalleye girer girmez bunu hissediyorsunuz zaten. Her şey biraz daha sakin, biraz daha gerçek. Sahile indiğinizde ise bambaşka bir huzur var. Boğaz’ın kenarında yürümek, bankta oturup gelen geçen vapurları izlemek, yanınızda bir kahveyle hiçbir şey yapmadan vakit geçirmek… Kulağa basit geliyor ama şehirde en çok ihtiyacımız olan şey bu galiba. Kuzguncuk’ta yapılacak en güzel şeylerden biri de mahalle içinde kaybolmak. Küçük kafelerde kahvaltı yapabilir, sonra sahile inip uzun bir yürüyüşe çıkabilirsiniz. Özellikle hafta içi sabah saatleri ya da hafta sonu erken saatler en ideal zamanlar.
Üsküdar’a vapurla geçip oradan minibüsle ya da yürüyerek ulaşabilirsiniz. Sahil boyunca yürümek isterseniz yaklaşık 25-30 dakikalık keyifli bir rota var.
Validebağ Korusu, İstanbul’un en güzel sürprizlerinden biri. Dışarıdan bakınca sıradan bir park gibi görünebilir ama içine girince bambaşka bir atmosfere geçiyorsunuz. Kuş sesleri, uzun yürüyüş yolları, geniş yeşil alanlar. Buraya geldiğinizde yapılacak şey aslında çok basit: Yürümek. İnsanların koşu yaptığı, kitap okuduğu, köpeğini gezdirdiği bir yer burası. Kimse kimseyi rahatsız etmiyor, herkes kendi halinde. Yanınıza bir kahve ya da küçük bir atıştırmalık alıp çimlere uzanmak da güzel bir seçenek. Özellikle bahar aylarında koru ayrı bir keyifli oluyor. İstanbul’da yeşillikler içinde sakin vakit geçirmek isterseniz listenizde bulunmalı.
Altunizade veya Acıbadem tarafına giden otobüslerle rahatlıkla ulaşabilirsiniz.
Polonezköy Tabiat Parkı da şehrin içinde yeşil görmek isteyenler için önerimiz ve hafta sonu biraz doğa şart diyenlerin ilk adreslerinden biri. Burası öyle kısa bir park değil; ciddi anlamda geniş, yürüdükçe açılan bir alan. O yüzden ayakkabı seçimi önemli, söylemiş olalım. Park içinde farklı zorluk seviyelerinde yürüyüş parkurları var. Sabah erken saatlerde geldiğinizde kuş sesleri dışında pek ses duymuyorsunuz. Yanınıza yiyecek içecek almak iyi fikir çünkü içeride seçenekler sınırlı olabiliyor. Küçük bir piknik planı bu gezinin en keyifli kısmı olabilir.
Özel araçla ulaşım en rahat seçenek. Toplu taşımayla da gidiliyor ama birkaç aktarma gerektiriyor ve biraz zaman alıyor. Yeşillikler için de konaklamak istiyorsanız bu bölgeyi tercih edebilir, İstanbul otelleri arasından seçim yaparak şehrin içinde ama doğal bir ortamda kalabilirsiniz.
Dolmabahçe Sarayı, İstanbul’da defalarca önerilen ama her gidişte yeniden etkileyen yerlerden biri. Dışarıdan bile etkileyici ama asıl olay içeri girince başlıyor. Sarayın içindeki detaylar gerçekten inanılmaz. Avizeler, tavan süslemeleri, devasa salonlar… Özellikle rehberli bir turla gezerseniz çok daha anlamlı oluyor. Geziniz için en az 2-3 saat ayırmak iyi olur. Hızlı gezilecek bir yer değil, sindire sindire dolaşmak gerekiyor. Kabataş’a tramvayla gelip kısa bir yürüyüşle ulaşabilirsiniz.
Eğer İstanbul’a ilk kez geliyorsanız mutlaka gezmeniz gereken yerler var. Galata, İstiklal Caddesi ve Haliç Köprüsü hattı, doğru zamanda gezildiğinde çok keyifli bir rota. Sabah erken saatlerde Galata sokaklarında yürümek, henüz kalabalık başlamamışken İstiklal’e çıkmak bambaşka bir deneyim. Galata’da ara sokaklara girin, küçük kafelerde mola verin. Sonra İstiklal’e bağlanın ama kalabalık arttığında ara sokaklara kaçmayı unutmayın. Gün batımına doğru Haliç tarafına geçip manzarayı izlemek de güzel bir kapanış oluyor. Şişhane metrosu bu rota için en pratik başlangıç noktası.
Rumeli Hisarı, İstanbul’da harika bir manzara izlemek istediğiniz anların kurtarıcısı. Daha girişte o taş duvarları görünce zaten bir havaya giriyorsunuz. İçeri girdikçe dar merdivenler, yüksek kuleler derken geziniz maceraya dönüşüyor. Ama yukarı çıktığınızda o manzara her şeye değiyor. En güzeli de burada acele etmenize gerek yok. Bir köşeye geçin, Boğaz’dan geçen gemileri izleyin, rüzgarı ve İstanbul’u hissedin. Fotoğraf çekmek için de efsane bir yer ama sadece ekran arkasından bakmayın, gözünüzle de görün. Gerçekten iyi geliyor. Hisarı gezdikten sonra sahile inip biraz yürümek de şart. Hatta küçük bir kahve alıp kenarda oturursanız, geziniz tamamdır.
Beşiktaş’tan kalkan otobüslerle sahil boyunca gelmek en kolay yol. Trafik durumuna göre biraz sabır gerekebilir, o ayrı.
Salt Galata, İstanbul’un ortasında gizli bir geçit gibi. Dışarıda İstiklal kalabalığı, korna sesleri, insan seli. Kapıdan içeri giriyorsunuz ve sessizlik. Burası şehrin orta yerinde biraz kafa dinlemelik bir alan. O yüksek tavanlı salonlar, eski bina mimarisi falan derken insanın içi açılıyor. Sergilere denk gelirseniz güzel, denk gelmezseniz de sorun değil. Bazen hiçbir şey yapmadan orada oturmak bile yeterli oluyor. Hafta sonu gezisinin ortasında küçük bir mola noktası gibi düşünün burayı. Salt Galata’ya gelmek isterseniz de Şişhane metrosundan çıkıp 2-3 dakika yürüyorsunuz, o kadar. Kaybolma ihtimali düşük, merak etmeyin.
Rahmi M. Koç Müzesi için en net uyarıyı baştan yapalım: Buraya kısa kısa bakar çıkarız diye girmeyin. Çünkü çıkamazsınız. İçeri girince bir bakmışsınız eski arabaların arasındasınız, sonra hop trenlere geçiyorsunuz, derken denizaltı, uçak, makineler… Burası klasik bir müze değil. Her şey ilginizi çekiyor, her şeyi inceleyerek ilerliyorsunuz. Çocuk gibi merak ediyorsunuz, o çok güzel. Zaten en keyifli tarafı da bu. Yanınızda biri varsa sürekli birbirinize bir şeyler gösteriyorsunuz. Bir de nostalji kısmı var. Özellikle eski araçlar, makineler 7’den 70’e herkesin ilgisini çekiyor. Sanki hiç yaşamadığınız bir dönemi özlüyormuşsunuz gibi. Garip ama güzel bir his.
İstanbul her gelene başka bir yüzünü gösteren, nazlı ama bir o kadar da cömert bir şehir. Balat’ın yokuşlarında nefes nefese kalın, Polonezköy’ün temiz havasıyla ciğerlerinizi bayram ettirin; bu şehirde attığınız her adımda kendinizden bir parça bulacağınız kesin. Eğer bu rotaları daha rahat gezmek, toplu taşıma keşmekeşine hiç girmeden şehrin tadını çıkarmak isterseniz; İstanbul Havalimanı araç kiralama seçeneklerine göz atıp ayağınızı yerden keserek işe başlamak en mantıklısı olabilir. İstanbul zaten bir kerede bitirilecek bir kitap değil, her seferinde farklı bir sayfasını okuyacağınız koca bir hikaye. İstanbul sizi yine bekler; ne de olsa buranın havasını bir kere soluyan, dönüş biletini cebine koyarken bile bir sonraki gelişin hesabını yapar. Şimdiden iyi yolculuklar!
turna.com
Twitter Facebook